NART
NART

GİRİŞ
Kullanıcı Adı

Şifre





>Üye Değilim     >Şifremi Unuttum

ETİKET BULUTU

MÜZİK ÇALAR
3
8
4WORED1.MP3
1
apsuva

Nart Ajans Reklam

HABERLER / Cemiyet Haberleri

Notice: Undefined variable: db in /home/nart/public_html/arsiv.nartajans.net/function.php on line 6

Warning: mysqli_query() expects parameter 1 to be mysqli, null given in /home/nart/public_html/arsiv.nartajans.net/function.php on line 6
BİR İNANMIŞ KADIN VE JAPONLAR

Sayın Hulusi Üstün'ün anlattığı gerçek bir olay mı, yoksa yazarın yeni bir öyküsü mü bilmiyorum, ama gerçek olması pek şaşırtmaz, çünkü kendi yaşamımdaki benzeri bir olayı anımsattı bana.
29-09-2005 - kez okundu

Adı Mailis'di. Onuınla Amerika'da öğrencilik yıllarımda tanışmıştım. Ortak hiç bir yanımız yoktu. O daha önce ülkesi Finlandiya'da ilahiyat fakültesini bitirmişti. Şimdi dilbilimleri (linguistik) çalışmaya başlamıştı. Ben ise İstanbul'da bir Amerikan kolejini bitirip Boston'daki bu üniversiteye sosyoloji ve siyasal bilimler okumaya gelmiştim. O ünlü dilbilimci Noam Chomsky'nin derslerine giderken ben de Massachusetts Institute of Technology'de ''Radikal ve Devrimci İdeolojiler'' dersine gidiyordum.

Evet, görünürde Mailis ile ortak hiç bir yanımız yoktu. Veya vardı: o bütün dünyayı İsa ile kurtaracağına inanırken, ben kurtarıcının Marx olduğunu düşünüyordum. Ama bu konularda tartışmıyorduk. Birbirimizin inancına/düşüncesine saygılıydık. Sınav zamanlarında Mailis gelip benim odama yerleşir, yere serdiği bir şiltenin üstünde uyurdu. Yoğun çalışma günlerinin sonunda uyuma saati gelip de yataklarımıza uzandığımızda, İncil'ini açar, bir iki saat okurdu. Ben de kendi İncil'im olan Marx'ı, Bakunin'i, Plehanov'u açardım. Biraz da ona inat olsun diye. Ama Mailis bunu bir inatlaşma gibi görmez, ''doğru yolu bulamamış'' ben zavallısı için de İsa'ya dua ettiğini söyler ve ruhuma ''İsa ışığının doğacağı'' günü sabırla beklerdi.

Okul bittikten sonra uzun yıllar görüşemedik. Ben ''sosyalizmin kurulmasına yardım'' için Küba'ya gönüllü inşaat işçiliğine giderken onun da bavuluna Rusça İnciller doldurarak Sovyetler Birliği'ne doğru yola çıktığını duydum. Daha sonra sık sık Finlandiya'ya gidip Mailis'in köyünde kaldım. Ama Mailis yoktu. Gündüzleri tek başıma buz tutmuş göller üzerinde, ormanlarda kayak kayıyor, geceleri de Mailis'in ailesiyle birlikte akraba ziyaretlerine gidiyordum. Bu ziyaretlerde Mailis'in papaz olan eniştesi gitar çalarak ilahiler söylüyor, köy halkı da ona eşlik ediyordu. Ve Mailis'in kurtulması için dua ediyorduk. İncillerini dağıtarak Sibirya'yı bir başından öbür başına kadar aşan misyoner arkadaşım Sovyetler Birliği'nden çıkamadan Uzakdoğu taraflarında tutuklanmıştı. O zamanlar oraya dini kitaplar sokmak eroin sokmaya çalışmak gibiydi neredeyse (Marx, dinleri ''halkın afyonu'' diye tanımlamıştı ya, onlar da İncil'i harfi harfine eroin gibi algılıyorlardı). Mailis diplomatik çabalar sonunda Sovyetler Birliği'nden sınırdışı edilerek kurtuldu, ama yine birbirimizi göremedik, Sibirya'nın daha da Doğu'suna gitmişti çünkü. Japonya'da Japonlar'ın ruhunu İsa ışığıyla aydınlatmak istiyordu. Yıllar sonra nihayet buluştuğumuzda çevresindeki Japon Protestanlar'la harika Japonca konuştuğunu gördüm. Japonya'da önemli bir Luther cemaati oluşturmuşlar. Sovyetler'in yıkılmasından sonra da Sibirya'yı bir çok kez katetmiş, ama orada birden patlayan Ortodoksluk ateşi Luthercilere fazla yer bırakmıyormuş.

Kendisinden bu gelişmeleri dinlerken iki yıl önce Kiev'de korkunç bir trafik sıkışıklığında beni uçağa yetiştirmek için binbir cambazlık yapan taksi şoförünün söylenmesini anımsadım.
''Adventistler, Metodistler, Baptistler, ne varsa buraya üşüştü. Hepsi bülbül gibi dilimizi de konuşuyor üstelik''.
O gün Kiev'deki trafik sıkışıklığının nedeni Amerikalı misyoner gruplarından birinin organize ettiği büyük bir buluşmaydı. Dışardan 10 000 kişi gelmişti bu dev Baptist ayinine.

Geçenlerde Mailis'ten bir e-mail aldım. İstanbul'da yaşayan Finlandiyalı misyoner arkadaşlarının yanına gitmiş. Dilini bilmediği bu kentte yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordum, arkadaşlarının çok iyi Türkçe bildiğini ve ülkeyi iyi tanıdıklarını, yardım gerekmediğini ve hala benim için dua etmeye devam ettiğini söyledi.

Aynı gün komşum uğradı. İki sivil polis evine gelip hakkımda soruşturma yapmışlar. Benim kaybolduğumu, nerelerde olabileceğimi, evimde anormal bir durum görüp görmediğini sormuşlar kendisine. Şaşkınlıkla kafamda bu soruşturmanın nedenlerini düşündüm. Bir süreden beri Kafkasya burada Afganistan gibi bir terör bataklığı olarak algılanıyor. Oradan gelen herkese mafya ve terörist gözüyle bakıyorlar. 'Herhalde Çeçen mültecileri evimde barındırmış olmam, Kafkas kültürünü tanıtıcı bir dernek kurmam, Kafkasya'dan gelen insanlara yardım edip onlarla ilgilenmem'' diye bir takım olasılıkları kendi kendime kafamda sıralarken, polislere kızan komşum anlayışlı bir şekilde kendince açıklamasını yaptı:

''Ee, ne de olsa Türksün ve Müslümansın. Tabii ki şüphe altında olacaksın. Arık bütün Müslümanları terörist diye görüyorlar''.

Oysa ki komşumla hiç bir zaman din konuşmamıştık. Ama yakında kendisinin de polisler gibi düşünmeye başlayacığını hissettim.

İki gün sonra radyo ve televizyonlar sabah programlarını bomba gibi bir başlıkla açtılar: Fransa'da terörist eylem yapmaya hazırlanan bir İslamcı grup yapılan baskın sonunda tutuklanmış. Daha sonra içişleri bakanının televizyon kameralarını da davet ederek kendisinin de aktörlük yaptığı bu televole baskında en ufak bir kanıt bulunmadığı, tutuklanan insanların sadece ''terörist eylem niyeti'' taşıdıkları ortaya çıktı. Yani artık insanlara ithaf edilen ''niyetler'' nedeniyle cadı kazanlarının kaynatılmaya başladığı bir dünyada yaşıyoruz. Kafanızdan geçtiğini varsaydıkları niyetleriniz yüzünden tutklanabilirsiniz. Yepyeni bir hukuk anlayışı doğuyor. Amerika yapar da Fransa geri kalır mı ? Voltaire, Rousseau, Sartre, Camus, onlar da kimmiş? Türkiye'de olsa böyle bir şey, AB komiserleri hemen üyeliğimizi askıya alır, gazetelerde çarşaf çarşaf haşlama yazıları çıkar, bir türlü adam olamayacağımız söylenirdi. Burada pek fazla tepki uyandırmadı, hatta normal bile karşılandı.

Bu sabah radyoda yine bir programda siyasi Islam'ın ''sitelerde'' nasıl şiddet propagandası yaptığı, eski sömürgelerden gelen insanlar üzerinde nasıl baskı oluşturduğu ve onları Fransız yasaları yerine İslami fetvalarla yaşamaya yönelttiği anlatılıyordu. ''Sitelerde'' resmi tarihin dışında yeni bir tarih okuması yapılıyormuş ve sömürgeciliğe karşı tepkiyle dolu bu tarih çalışmalarından sonra gençler okullarda tarih öğretmenlerine karşı çıkıyorlarmış.

Avrupa^da ''site'' diye adlandırılan yerler bugünün getoları. 21. yüzyılda bu tür bir sosyal yapılanmanın olması bile başlı başına bir utanç konusu olmalıydı. Ama farklı etnik kökenli yoksullar bu getolara dolduruluyor ve üç-beş kuşaktan beri bu ülkede doğup büyüdükleri halde, buranın dilini konuşmalarına ve çalışıp vergi ödemelerine, buranın kimlik kartını taşımalarına rağmen vatandaş sayılmayıp toplum içinde devamlı horlama, aşağılama ve dışlamayla karşılaşıyorlar. Pis işlerin dışında değil iş bulmak, bir diskoteğe bile alınmıyorlar. Bir yerde eşitlik, ''Avrupa değerleri'' teranesi, bir yerde ''bize benzemiyorlar'' diye insanların toplum dışına itilmesi, horlanması.. Bu durumda, ekilen biçiliyor. Ve giderek fırtına değil, kasırga ekiliyor: daha bir kaç gün önce milli eğitim bakanlığı okullarda sömürgeciliğin olumlu yanlarının öğretilmesi için bir genelge yayınladı !..

Kısacası, Batı'nın sömürgeci, Haçlı ruhu anlayışı ikinci dünya savaşından sonra altına saklandığı cilayı kırarak yeniden eski saldırgan yüzünü göstermeye, eski silahlarını kuşanmaya başlıyor. Kendi içinde bu gidişe direnebilecek sınıfları da nötralize ederek, apolitizme iterek, örgütlerini, sendikalarını demode ilan ederek, onları da ''İslam'' korkutmacasıyla yanına çekerek din savaşlarını yeniden başlatıyor. Bir zamanlar yoksulların, ezilenlerin umudu olan sosyalizmi yıktığı için yoksulların elinde de şimdi sadece din kaldı. Üstelik önderleri de yine komünizme karşı Batı'nın oluşturduğu Yeşil Kuşak içinden çıktı.

Afrika ve Latin Amerika (artık) direnmiyor. Onlar kendilerine benimsetilen İsa'nın öğretisi uyarınca, bir yanaklarına şamar vurulunca öbür yanaklarını uzatıyorlar. Müslümanlar bu uysallığı göstermedikleri, üstelik bir de direnmeye başladıkları için sorun yaratıyorlar.

Bu gözlemleri aktarmamdaki nedenlerin yanlış yorumlanmaması için bir noktanın altını çizeyim: Kişisel bir inanç düzeyinde kalan bütün dinlere saygılıyım. Ama örgütlü bir baskı sistemine dönüşen bütün dinlere karşıyım. Bütün dinlerin ve özellikle de İslam'ın kadınlar üzerindeki baskısını görüyor ve buna şiddetli tepki duyuyorum. Ama bu ayrı bir konu. Sayın Hulusi Üstün'ün vurguladığı gibi, sömürgecilik olgusu ve bunun geçmişde olduğu gibi yine din üzerinden yürütülmesi bugünün en ağır gerçeklerinden biri ve burada anlatmak istediğim de buydu. İster tatlı dilleriyle ve dilimizde yazılmış incilleriyle olsun, ister Ramboları ve Telafer'e napalm yağdıran uçaklarıyla, sömürgeciliğin her türü hala insanlığın en büyük sorunlarından biri olmaya devam ediyor. Irak ve Çeçenistan'ı kayıtsızca seyreden dünya bu soykırımların yıgınlar üzerinde uyandırdığı tepkiyi, haksızlığa karşı büyüyen isyan duygusunu kolay kolay yatıştıramayacaktır. Soğuk savaş yıllarında bile insanlık bugunku kadar kritik bir süreçte değildi. Avrupa'nın sinsi ve ikiyüzlü sömürgeciliği bugün Bush'un kaba gücüyle birleşerek çok tehlikeli bir kaos yaratıldı.

Nur DOLAY

Etiketler:
bir inanmış kadın ve japonlar

YORUMLAR

Fatal error: Uncaught Error: Call to undefined function mysql_query() in /home/nart/public_html/arsiv.nartajans.net/yonet/user.class.php:23 Stack trace: #0 /home/nart/public_html/arsiv.nartajans.net/yorum.php(19): user->user() #1 /home/nart/public_html/arsiv.nartajans.net/haberler.php(80): require('/home/nart/publ...') #2 {main} thrown in /home/nart/public_html/arsiv.nartajans.net/yonet/user.class.php on line 23