NART
NART

GİRİŞ
Kullanıcı Adı

Şifre





>Üye Değilim     >Şifremi Unuttum

ETİKET BULUTU

MÜZİK ÇALAR
4SIMD.MP3
3
apsuva
12
10

Nart Ajans Reklam

HABERLER / Cemiyet Haberleri

Notice: Undefined variable: db in /home/nart/public_html/arsiv.nartajans.net/function.php on line 6

Warning: mysqli_query() expects parameter 1 to be mysqli, null given in /home/nart/public_html/arsiv.nartajans.net/function.php on line 6
RUS TARZI FEDERALİZM

Sovyetler Birliği federal bir yapı üzerine kurgulanmıştı. Rusya Federasyonu da öyle... Sovyetler Birliği'nin kuruluşunu takip eden yıllardaki gelişmeler ve Rusya Federasyonu'nun benzer çizgisi iyi bir şekilde irdelendiğinde karşımıza Rus tarzı bir federalizm olgusu çıkıyor. Bugün Rusya Federasyonu'nun dünyanın en geniş yüzölçümüne sahip topraklara ve çok çeşitli ırk, ulus, din, dil ve kültüre mensup kalabalık bir nüfusa hükmettiğini düşünürsek, Rus tarzı federalizm olgusunun insan haklarının ve çok kültürlü dünyamızın geleceği açısından nasıl bir tehdit oluşturduğunu daha iyi anlayacağız. Bu makale Rus tarzı federalizm olgusunun altındaki temel felsefeyi, kullandığı yöntemleri ve sonuçlarını açığa koymak açısından irdelenmelidir.
20-07-2008 - kez okundu

Proletarya birliğini hedefleyip her türlü ulusal eğilime karşı olan Bolşevik rejim I. Dünya Savaşı esnasında taktik değiştirerek, ulusal bölünmeyi teşvik edici söylemlerde bulunmaya başladı. Bu taktik değişikliğinin amacı çok unsurlu çarlık rejiminin ulusal farklılıkları arasındaki uçurumları derinleştirip, devrim için uygun ortam yaratmaktı. Bu dönemde kapsam olarak komünist olan her şeyin şablon olarak ulusal nitelik göstermesine ses çıkartılmadı. Hâlbuki Leninist öğretinin temeli bütün ulusların kültür ve dil de dâhil olmak üzere aralarındaki farklılıkların üzerine bir çizgi çekerek, tek ulus halinde birleşmeleri kuralına dayanır. 15 Kasım ve 6 Aralık 1917 tarihlerinde Lenin ve Stalin'in imzaları ile yayınlanan özgür ve bağımsız var olma hakkının garanti altına alındığını duyuran meşhur "Halkların Hakları" bildirisinden sonra yaşananları bütün dünya büyük bir ibretle seyretti. Sovyet propaganda sistemince dile getirilen ve birliği oluşturan 60 ulustan 48'inin ilk defa SSCB döneminde bir alfabe ve yazın diline kavuştuğu söylemi aslında doğrudur. Ancak bunun sebebinin çok iyi irdelenmesi gerekir. Her açıdan birbirleri ile benzeştirilmiş, tek tip bir sosyalist ulus yaratma sürecindeki bu gelişim evresi aslında geçiş sürecinden başka bir şey değildi. Yaratılan "sosyalist uluslar" aslında yapay şekilde laboratuar ortamında yaratılmış unsurlardı. Örneğin Adığe ulusu dörde bölünerek, Şapsığ, Adığe (Bjeduğ, Çemguy), Çerkes (Besleney) ve Kabardey olmak üzere dört ayrı kategoride tanımlandı. Bunlara Bolşevik standartlara göre ulus halk, ulus olmaya aday halk gibi sıfatlar yükleyerek garip ve farklı seviyelerde otonomiler, alfabeler ve yapay bir ulusal bilinç şırıngalandı. Bu sayede bir bütün halindeki ulus, o bütünü oluşturan alt parçalarına ayrıştırılarak cesamet olarak kontrol edilmesi ve yönetilmesi daha kolay olan küçük unsurlar haline getirildi. Birbirleri ile yabancılaştırılarak, gizli bir rekabet ortamına sürüklendiler. Bu aşılama yabancı ellerle değil, bizzat o ulusa mensup Bolşevik profillere taşere edilerek yapıldı.
Ekonomik, ideolojik ve sosyal anlamda ortak söylemler üreten halkların arasındaki köprü ya da klişeleşmiş Bolşevik söylem tarzıyla halkların kardeşliği drujba'nın payandası Rus kimliği, kültürü ve dili ile sağlandı. Yani Bolşeviklerin bilinçaltındaki burjuva milliyetçiliğinin temelinde de Rusçuluk ve Ruslaştırma vardı. Rusça Sovyet toplumunda olduğu gibi, SSCB etki alanında kalan KOMEKON ülkelerinde de ortak uluslararası dil olarak dayatıldı. Bu dayatma tüm bu dillerin gelişim evresinde Rusçanın etkisinde kalmalarına ve çok sayıda Rusça kelimenin bu dillere karışmasına sebep oldu. Sovyet yöneticileri bunu o dillerin zenginleşmesi olarak yorumluyorlardı . Tek tip sosyalist topluma tek tip kültür ve tek dil arayışı bu şekilde sonuçlanmış oldu. Bunun adı resmen Ruslaştırmaydı. Dünya proletaryası dayanışırken Rusça konuşacaklardı.
Halkların kendi kaderlerini ve geleceklerini tayin hakkı ise tam anlamıyla Leninist bir manevraydı. Lenin bastıramadığı ulusal ulusal eğilimleri yumuşak bir geçiş sürecinde kontrol altında tutabilmek için egemenliğe dahi yeşil ışık yakabileceğini gösteren manevralarla milliyetçilik duygularını yok edemediği diğer uluslara mensup Bolşevikleri uyuttu. Bu yerel Bolşevikler uyandıklarında onlar ve mensup oldukları uluslar için iş işten geçmişti. Stalinist dönem Sovyet tarihçisi Anna Pankratova şöyle diyordu; "Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı onların Rusya'dan kopmaları anlamına gelmez. Tam tersine Lenin ve Stalin tüm ulusların işçi sınıflarının Rus halkının etrafında birleşmiş özgür halklar olmayı talep etmelerinin onların menfaatine olacağını düşünmektedir." Pankratova'nın bu açık beyanını içeren bir kitabın Sovyet sansüründen geçer not alarak yayınlanması ve yayınlandığı kitabın başlığı gerçek amacı çok açık gösteriyordu. Mart 1919'daki sekizinci Parti kongresinde Lenin ulusların kendi kaderlerini tayin hakkından bahsederken bunu "Kaçış olmayan bir şeytan" olarak nitelendirmişti. Sınıfsız toplum aynı zamanda ulusu olmayan bir toplum olacaktı. Ama gerçek bu olmadı. Tek uluslu, iki sınıflı bir toplum inşasına girişildi.
1930'lu yılların başlarında Rus olmayan halkların asimilasyonu politikası hayata geçirilmeye başlandı. Kültür, dil ve her ne olursa olsun Rus unsurları ile çelişen her şey burjuva milliyetçiliği olarak yaftalandı ve şiddetle cezalandırıldı. Diğer dillerin çalışma alanları daraltılarak yok edilmeye çalışıldı. Dilleri "Yerel" ve "Sosyalist" olmak üzere iki kategoriye ayırdılar. Ulusların kendi anadillerini tanımlayan "yerel" kategorisi hakir görüldü. Bu dillerin kullanımı ilkellik ve gelişmemişlikle özdeşleştirildi. "Sosyalist" kategorisindeki dil Rusçaydı ve bunun kullanımı özendirilerek sosyalizm ve Rusçuluk aynı platformda birleştirildi.
İçerik olarak sosyalist, şablon olarak ulusal olan sözde özgürlüğün son halkası da 1939'da yok edildi. Marx, Engels, Lenin ve Stalin'in yazdıkları da dahil olmak üzere Latin harfleri ile basılmış tüm eserler yok edildi. Latin ve Arap karakterli tüm ulusal alfabeler yasaklandı ve yerlerine hiçbir sağlam dilbilim temeline dayandırılamayacak Kiril temelli uyduruk alfabeler dayatıldı. Buna karşı en cılız muhalefet dahi ya anında infaz, ya da çalışma kamplarına sürgün ile cezalandırıldı.
Toplu imha projeleri sinsi bir şekilde sanki festivale hazırlanıyormuşçasına yapıldı. Sürülecek halklara sunulacak zehir sanki bir meyve kokteyli formatında hazırlandı. Henüz II Dünya Savaşı olanca hızıyla devam ederken ve eli silah tutan erkeklerin neredeyse hepsi cephedeyken, tatbikat ve Kızıl Ordu kutlamaları bahaneleriyle silah, cephane, asker ve kamyonlar sürülecek halkların oldukları bölgelere bir şenlik havası içinde sevk edildiler. Asker üniforması giymiş NKVD ajanları askerlerin arasına karıştılar. Kendilerini sempati ve tezahüratla karşılayan çoğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan insanları rekor sayılabilecek sürelerde toplayıp, hayvan vagonlarına bindirerek vatanlarından koparttılar. 1943 sonu, 1944 başlarında Kafkasya'da resmi olarak tek bir Karaçay - Balkar ve Çeçen - İnguş kalmamıştı. Bu sürgünlerle ilgili herhangi bir kanun, duyuru veya aleni karar bildirimi yapılmadı. Bu ailelerin erkekleri her şeyden habersiz Büyük Vatansever Savaşı'nın birer neferi olarak cephede ailelerini yok edenlerin hesabına savaşmaya devam ettiler. Savaş bittiğinde onlar da bulundurkları birliklerden toplanarak aileleri ile benzer akıbete gönderildiler.
Sürgünlerle ilgili ilk yazılı ipuçları 1946 Haziran'ında ortaya çıkmaya başladı. Düşmanla işbirliği gerekçesi ile Çeçen-İnguş cumhuriyetinin lağvedildiğine ilişkin kanun yayınlandı. Ancak, yasada halkların sürgününden en ufak bir bahis yoktu. Herkesin bildiği bu vaka büyük bir pişkinlikle hem SSCB halklarının, hem de dış dünyanın gözlerinin içine baka baka sümen altı edilmeye çalışıldı. SSCB'den kim hesap sormaya cüret edebilirdi ki? Medeni dünyanın üç maymunu oynadığı bir sahnede milyonlarca insan ölüme gönderildi. Aslında bu insanlık suçunun kokusu sürgünlerin gerçekleşmesinin hemen ardından duyulmaya başlanmıştı. 22 Mart 1944 tarihinde yayınlanan bir kararname ile Stavropol eyaleti içinde Grozny ve Kızlyar okrugları oluşturuldu. Bu iki okrug'un içine aldığı topraklar tüm Çeçen - İnguş Cumhuriyeti ve Dağıstan'ın kuzeyinde Çeçenlerin yaşadığı toprakları içine alıyordu. Henüz resmen lağvedilmemiş bir cumhuriyet ve o cumhuriyete mensup halkların yaşadığı topraklar bir Rus eyaletinin içine ilhak ediliyordu. Aslında bu gibi politik ve diplomatik manevralar Rus devlet anlayış ve ahlakının sıkça kullandığı yöntemlerdi. Kimse için sürpriz sayılmazdı.
Bu ve buna benzer birçok taktik ile birbirinden farklı ırk, ulus, din, kültür ve dili Ruslaştırma potasında eritmeye çalışan sözde Sovyet federal yapısı, farklılıkların yadsınamayacak doğası, benzeşmeye olan dirençleri ve iflas etmiş ekonomisi ile 1980'li yılların sonunda can çekişmeye başladı ve 1990'ların başında yıkıldı. Ekonomik yıkımın hemen ardından ortaya çıkan eğilim ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin edeceği şekilde egemen yapılar içinde dağılmaları oldu. Ancak SSCB döneminde bir uçağın motorunu bir yerde, kanadını başka bir yerde, pervanesini başka bir yerde üreterek, farklı ulusları birbirine muhtaç kılmayı hedefleyen zihniyet yüzünden Litvanya, Letonya ve Estonya gibi batıya yakın cumhuriyetlerin dışında kalan yeni ulus egemen yapılar zorlanmaya başladı. Son Sovyet anayasına göre birlik cumhuriyeti statüsünde olup, dağılmadan sonra egemen devlet statüsüne geçen cumhuriyetler kendi aralarında Bağımsız Devletler Topluluğu adı altında bir ekonomik işbirliği örgütü kurarak bu zorlukları aşmaya çalıştılar. Ancak SSCB'nin kılavuz cumhuriyeti ve büyük Rus halkının SSCB içindeki devlet şablonu olan RSFSR (Rusya Federal Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti) bu ekonomik işbirliği örgütünü SSCB'ye dönüşün sağlanması için bir fırsat, bir silah olarak kullanmaya kalkıştı. Buna dayalı olarak BDT ülkelerinde kendilerine yakın kişilere perde arkasından darbeler yaptırmaya çalışarak yönetimleri tekrar ele geçirmeye çalıştıysa da bu amacına sadece kısa bir süre için ulaştı. Dağılan yapı kendi ayaklarının üzerinde durabileceği ortamı yaratmak için gerekli önlemleri süratli bir şekilde aldı ve Rusya ile olan bağlarını kendileri için tehlike oluşturmayacak derecede azalttı. Önceden RSFSR içinde yer alan Özerk bölge, Özerk Cumhuriyet ve etnik rayonlar da statüleri ile ilgili olarak inisiyatifler kullanmak üzere harekete geçtiler. Sovyetler Birliği'nin kuruluşu esas alınarak yeni bir "Rusya Federasyonu" oluşturulmaya çalışıldı.
Bu esasa göre Sovyetler Birliği zamanındaki "Özerk bölgeler" birer "Federe Devlet" statüsü kazandılar. Elbette bu ancak tarafların "gönüllü olarak" iştirak ettikleri bir federasyon anlaşması ile mümkün olabilirdi ki yapılmaya çalışılan da bu oldu. Bu federe devletlerin başına Moskova'nın perde arkası oyunları ile getirilen ve Moskova'ya vefa borcu olan yöneticiler ve oligark yapılar Moskova'nın dayatacağı her türlü sözde federasyon anlaşmasını imzalamaya meyilliydiler. Hukuken sona eren RSFSR (Rusya Sovyet Federal Sosyalist Cumhuriyeti) Federasyon Anlaşması yerine yeni bir anlaşma taslağı hazırlandı ve daha önceden RSFSR içinde yer alırken SSCB'nin dağılması ile birer egemenliklerini ilan eden eski Sovyet özerk bölge ve cumhuriyetlerin onayına sunuldu. Moskova tarafından dayatılan bu antlaşma söz konusu Federe Cumhuriyetlerin hemen hemen hepsi tarafından imzalandı. 31 Mart 1992 tarihinde yapılan bu anlaşmaya Çeçenya ve Tataristan imza koymadılar. Sonradan gerek coğrafi pozisyonu, gerekse eski komsomol yönetici kademesinin eğilimleri Tataristan'ı da bu anlaşmayı imzalamaya zorladı. Yapılan özel görüşmelerde diğer federasyon cumhuriyetlerine tanınan haklara nazaran daha ayrıcalıklı haklar kazanılması sonunda Tataristan da Rusya Federasyonu çatısı altına girmeyi kabul etti. Çeçenya ise egemenlik ve tam bağımsızlık inisiyatifinde hiçbir değişiklik yapmadı.
Çeçenya'nın egemenlik inisiyatifine karşı dış dünya ve Rusya tepkisiz kalmayı tercih etti. Bu yeni ülkeyi tanımış olmasalar da kimse muhalif bir tavır almamıştı. O günler de batı dünyası SSCB'nin dağılması sonrasında ortaya çıkan yeni duruma alışmaya çalışıyor. Kapitalist dünya yeni pazarlarda pay kapma kaygısıyla tüketimin potansiyel yoğunluğunun olduğu noktalara odaklanıyordu. Bu karmaşa arasında Çeçenya'nın egemenlik ilanındaki ısrarı gürültüye karıştı. Bu durum Moskova için bile böyleydi. Rusya'nın açığa çıkan nimetlerini kapışmak için leş yiyen canlılara nispet verircesine bir yarış süregelmekteydi. Özelleştirme adı altında eskiden devlete ait olan her şey yağmalanıyor, yeni ultra zenginler ortaya çıkıyordu. Yani kimsenin Çeçenya'nın kopuşundan kaygılanmaya zaman bulacak hali ve gücü yoktu. Ne zaman ki koşullar normalleşmeye başlayıp, Rusya kendisini güçlü hissetmeye başladığında, aradan iki seneden daha uzun bir zaman geçtikten sonra bu bağımsızlığı ezmek için harekete geçti.
Rusya Federasyonu Anayasası 12 Aralık 1993 tarihinde referandum ile kabul edildi. Federasyon anayasasının temel maddeleri federasyondan ayrılabilecek federe devletlerin ve bu devletlerin halklarının kendi kaderlerini tayin hakkını garanti altına alır nitelikteydi. Zaten olması gereken tipik bir federasyon anayasası bundan farklı olamazdı. Anayasanın beşinci maddesinin üçüncü fıkrası çok açık bir şekilde otoritenin federe devletlerin arasında düzgün ve eşit paylaşımına ve federasyon halklarının kendi kaderlerini tayin hakkına dayandığını ifade ediyor. Yine aynı maddede devletin dürüstlüğü prensibine vurgu yapılıyordu. Benzer şekilde 26'ıncı madde de insanların kimliklerini ifade etmeleri ve kendi kaderlerini tayin etmek hakkına sahip olduklarına vurgu yapıyordu. Üçüncü madenin üçüncü fıkrası ise referandum ve seçimleri halkın irade ve egemenliğinin en büyük göstergesi olduğunu açıkça vurguluyordu. Aslında RF anayasasından bu ve bunlara benzeyen daha birçok alıntı yapılabilir. Bu detaylara girildiği zaman değil Çeçenya gibi federasyon anlaşmasına imza koymamış, egemen bir devletin işgal ve ilhakı, Rusya'nın federasyon anlaşmasını imzalayan federe devletlerin yapıdan kopmalarına dahi ses çıkartamayacağı aşikârdır. Ama her zaman olduğu gibi Rusya yine ben yaptım oldu edası ile kendi imza koyduğu anlaşmaları inkâr edebilir ve uluslararası hukuk buna sesini çıkartamaz. Çeçenya 1994-1996 yılları arasında süren bu haksız savaşta bir milyon civarında olan nüfusunun 120 binini savaşa kurban verdi. Toplama kamplarında işkenceden dolayı iş göremeyecek derecede sakat kalanlar, işkence altında öldürülenler, kayıplar ve faili meçhuller bu sayının dışındadır. Bunların da sayılarının 100 bine ulaştığını düşünürsek Çeçenya'nın %25'inin birinci savaş sonunda telef olduğunu kabul edebiliriz.
Tüm bu uluslararası kanunların ve kendi anayasalarının ihlali, orantısız güç kullanımı ve açık insanlık suçu niteliğindeki cinayetlere rağmen Rus ordusu büyük bir hezimete uğradı ve geri çekilmek zorunda kaldı. 31 Ağustos 1996'da taraflarca imzalanan Hasavyurt antlaşmasıyla, Rusya yenilgiyi kabul ederek Çeçenya topraklarından çekilmeyi kabul etti ve savaş son buldu. Hasavyurt Anlaşması, Rusya Federasyonu ile Çeçen Cumhuriyeti arasındaki meselelerin 31 Aralık 2001 tarihine kadar anlaşmaya varılarak, çözülmüş olmasını şart koşmaktaydı. 1996 tarihli Hasavyurt antlaşması ve 1997'de Boris Yeltsin ile Aslan Mashadov arasında devlet başkanları sıfatıyla imzaladıkları anlaşmalar Çeçenistan'ın Rusya Federasyonu tarafından bağımsız ve egemen bir devlet olarak kabul gördüğünün ispatlarıdır. Bunun bir diğer ispatı imzalanan antlaşmaların satır aralarında da gizlidir. Antlaşmaların statüsü için kullanılan ibare Dogovor (treaty)'dur. Halbuki Federasyon içi yapılan antlaşmaların statüsü "dogovoryonnost" (compact) yada "soglaşenie" (accord) olarak ifadelendirilir. Uluslararası hukuk profesörü Francis Boyle'ye göre, anlaşmanın "treaty" olarak tanımlanmasıyla Rusya barış anlaşmasını imzalarken Çeçen - İçkerya Cumhuriyeti' nin bağımsız bir devlet olduğunu ve kendine ait bir parça olmadığını resmen kabul etmiştir. Anlaşmanın ikinci maddesi aslında tamamen bağımsızlığın tartışmasız tescili niteliğindedir: "Karşılıklı ilişkilerimiz, uluslararası hukukun genel kabul görmüş olan ilke ve kurallarına uygun olarak yapılandırılacaktı r". Ancak bağımsız devletler arası ilişkilerde "genel kabul görmüş uluslararası hukukun ilke ve kurallarına uygunluk" söz konusu edilebilir.
Rusya Federasyonu yakıp, yıktığı, alt yapısını tamamen yok ettiği bir ülkeye savaş tazminatı ödeyerek ayağa kaldırmak yerine birinci savaştan sonra Çeçenya'yı aynen 19'uncu yüzyılda Çerkesya kıyılarına yaptığı gibi haksız bir ekonomik abluka altına aldı. Normal yaşamın filizlenmemesi için her türlü yer altı faaliyetini destekledi. İnsan kaçırma olaylarını perde arkasından teşvik etti. Çeçenya'da fidye amaçlı insan kaçıran çeteler kurbanlarının yakınları ile Rus GSM hatlarını kullanarak görüşüyorlardı. Yani Rusya bunların kimler olduklarını, nerede olduklarını çok iyi biliyordu. Ancak kurt - kuzu hikâyesinde kurdun her halükarda kuzuyu yemeye niyetli olması gibi Rusya pusuya yattı ve ikinci işgal girişimi için uygun şartların oluşması, işgal gerekçelerinin yeterli kıvama gelmesini bekledi.
Rusya istihbarat servisi FSB'nin "tertipçi" olarak aleni zan altında olduğu 31 Ağustos, 9 ve 13 Eylül 1999 tarihlerinde Moskova'da, 4 Eylül 1999'da Dağıstan'ın Buynaksk bölgesinde ve 16 Eylül 1999'da Volgadonsk kentinde gerçekleştirilen terör eylemleri, kamuoyunu Çeçenistan harekâtına hazır hale getirmek için kullanıldı. Özellikle Moskova'da meydana gelen bombalamalarda hükümete muhalefeti ile tanınan bazı kişilerin can verdiği güçlü iddialar arasında yer almakta. Vladimir Putin bu yolla bir taşla iki kuş vurmayı hedefleyerek hem Çeçenya'yı işgale kılıf hazırlamış oldu, hem de muhaliflerinden kurtulmuş oldu. 1999 kışına gelindiğinde federal birliklerin Çeçenistan'ı ikinci defa işgaliyle iki ülke arasında imzalanan anlaşmalar çöpe atılmış oldu. Moskova bu operasyonun Çeçenya'nın resmi statüsü ile ilgili olmadığını, tamamen terörist odaklara karşı yürütülen bir operasyon olduğunu iddia ediyordu. Moskova'ya göre, çoluk, çocuk, yaşlı, sakat, her Çeçen bir teröristti. Onlar için en iyi Çeçen ölü bir Çeçendi. Aynen Stalin döneminden beri tüm Rusya'da dillerde dolaşan moda söylemde olduğu gibi...
Bu sadece Çeçenya'nın boyun eğdirilmesi için değil, aynı zamanda bütün federal cumhuriyetlerin hesabının görülmesi için de bir fırsat oldu. Bu işgal ile beraber federal sistem içinde köklü değişimlere gidilmeye başlandı. Yapılan şey sivil darbeden başka bir şey değildi. Bu bir Rus devlet klasiğiydi. Yine kimse için sürpriz olmadı. Sistem merkezin dayatması ile federalizmden üniterizme dönüştürüldü. Federal cumhuriyetlerin cumhurbaşkanları Moskova tarafından atanmaya başlanarak mahalle muhtarlarına çevrildiler. Dış dünyadan yükselen cılız homurtularla dalga geçercesine federal yapının elinden bütün siyasi ve ekonomik yetkiler alındı. Ekonomide sağlanan göstermelik iyileştirmelerle Rus halkına "biz koyunmuşuz, bize bir çoban lazımmış. Demokrasi bize 2 beden büyük gelir" dedirterek, ölümü gösterip sıtmaya razı ettiler. Amerika'daki 11 Eylül olayları ile anlamsız köprüler kurup, uluslar arası kamuoyunun sesini kıstılar. İç muhalefetin önüne de Büyük Rusya'nın bütünlüğü koyup, "yoksa siz vatan haini misiniz?" diyerek susturdular. Anna Politkovskaya ve Litvinenko gibi susmayanları da aynen Ağustos - Eylül 1999 döneminde yaptıkları gibi dünyanın gözlerinin içine baka baka pervasızca katlettiler.
Federasyon anayasası ile federal cumhuriyetlere tanınan tüm haklar geri alındı. Bu cumhuriyetlerde Moskova'dan habersiz sinek dahi uçamaz hale geldi. Kültürel çalışmalar dahi bölücü tehdit olarak algılanıp, yakın takibe alındı. Dış ilişkilerde bu cumhuriyetlerin federasyon anayasası ile çelişmeyecek sınırlar içerisinde yabancı devletlerle yaptıkları anlaşmalar geçersiz sayıldı. Bu anlaşmaları imzalayan cumhuriyet yetkilileri yabancı güçlerin oyuncağı olma ithamı ile tasfiye edildiler. Kısacası tarih tekerrür etti ve SSCB'nin kuruluşu ve gelişimi döneminde yaşananların aynısı bu sefer Rusya Federasyonu içinde yaşandı. Tüm kadrolarının Çarlık kültüründen SSCB'ye, SSCB'den Rusya Federasyonuna geçen genleri taşıdığı bir devlet ahlakından başka ne beklenebilirdi ki?
Daha önce hiyerarşik bir bölünme ile 89 bölgeye ayrılan Rusya Federasyonu'nun seçilerek gelen eyalet (kray) valileri ve cumhurbaşkanları yedi büyük bölgeye ayrılan ülkenin bu yedi elit oligarkının yönetimine terk edildiler. Daha sonra bu seçimle gelen eyalet (kray) valileri ve cumhurbaşkanları Rusya federasyonu devlet başkanın atayabileceği profiller haline getirildiler. 2004 yılında eyalet (kray) valilerinin ve cumhurbaşkanlarının Rusya federasyonu devlet başkanı tarafından atanmasını onaylayan yasa çıkarıldı. Cumhuriyetler zaman içinde eyaletleştirildiler (gubernizatsiya) ve anayasalarını, Rusya Federasyonu Anayasası ile uyumlu hâle getirmeleri istendi. Yani anayasanın üçüncü maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen, referandum ve seçimlerin halkın irade ve egemenliğinin en büyük göstergesi olduğunu söyleyen anayasa maddesini ayaklar altına aldılar. Hatta daha da ileri gidilerek, bölgelerinde nüfuz sahibi iş adamları dahi gelecek için birer tehdit olarak görüldüler ve şirketlerine el konularak, uyduruk suçlarla itham edilerek ve hapse atılmak gibi farklı yöntemlerle tasfiye edildiler. Bu yöntemlerle Putin yakın coğrafyasında uzun yıllar Ruslarla beraber yaşamış ve Rus devlet ahlakından nasibini almış ulusların gerçekleştirmekte oldukları kadife ve renkli devrimlere taş çıkartırcasına devrimin nasıl yapılacağını, hukukun nasıl ayaklar altına alınacağını onlara göstermiş oldu.
Putin'in bir diğer uygulaması ulusal pasaportlar üzeride oldu. SSCB döneminde dahi kimsenin silmeye cesaret edemediği pasaport üzerinde yazan ulus bilgisini Putin bir geceden ertesi sabaha yok etme cesaretini gösterdi. Artık Rusya Federasyonu vatandaşları pasaportlarında mensup oldukları ulusu belirtemeyeceklerdi . Herkesin pasaportunda aynı ifade yer aldı; "Rusyalı". Hatta 145 yıl önce dünya tarihinin kaydettiği en büyük soykırım ve sürgünlerden birisine imza atarak vatanlarından uzaklaştırdıkları Çerkeslere Rusya ile gönüllü birleşmenin 450'inci yılı kutlatıldı. Bazı sözde Çerkes tarihçilerine tarihte Rus çarlarının hizmetine giren birkaç Çerkesin isimlerinden oluşan listeler hazırlattırılıp, Çerkeslerin Büyük Rus ulusunun ayrılmaz parçaları olduğu söylettirildi. SSCB'nin dağılmasının ardından herhangi bir zaman diliminde vatanlarından ayrılmak zorunda bırakılan veya sürgüne gönderilenlerin vatandaşlığa kabulü ve rehabilitasyonu hakkında çıkartılan kanun ise hiçbir zaman samimi bir şekilde hayata geçirilmedi. Özellikle çeşitli dönemlerde sürgüne çıkmaya zorlanan Kafkasyalıları yakından ilgilendiren bu kanunun hayat bulamaması için her türlü bürokratik engel kullanıldı ve başvuranlar pes edene kadar yokuşa sürüldüler. Elbette Rus olmayan her türlü etniği Ruslaştırmanın peşinde olan bir devlet anlayışından kendi kendini böyle bir sıkıntıya sokmasını beklemek saflık olur.
Bir başka Putin icraatı SSCB döneminde olduğu gibi ulusal diller için farklı alfabe kullanım taleplerini bastırma noktasında oldu. Özellikle nüfusunun büyük bölümü diasporada yaşayan veya aynı etnik köklere mensup olup farklı alfabe kullanan RF unsurları ortak kültürel temas noktası bulmaya çalıştıkları etnik akrabaları ile benzeş alfabeler kullanmak adına bilimsel çalışmalara giriştiler. Bu girişimin olası sonuçlarından rahatsız olan Putin yine ani bir manevra ile bir karar aldırarak federe cumhuriyetlere Kiril alfabesini kullanma zorunluluğunu getirdi.
Yeni başkan Medvedev de selefinden farklı çıkmadı. Özellikle Tataristan'ı kastederek, cumhuriyet liderlerinden memnun olmadığını belirtti. Tatar lider Şaymiyev federal cumhuriyetlerin içinde hakkını arayan tek lider olarak meydanda tek başına kaldı. Diğer sözde liderlerin hepsi çoktan Moskova'nın güdümüne girmişlerdi. Medvedev yaptığı açıklamalarla Putin'i aratacak gibi görünüyor. Özellikle, eşi Svetlana'nın dillere destan aşırı Ortodoks eğilimleri ve eşinin üzerindeki bilinen etkisi Medvedev'in Rusya Federasyonu sınırları içinde yaşayan 22 milyona varan Müslüman için pek hayırlı bir isim olmayacağını gösteriyor. Bu süre içerisinde el atmadıkları yegâne konu halkların kendi kültürlerini yaşama hakkı oldu. Kültürel asimilasyona kalkışılmadan ulusal söylemlerin bastırılması, bu sayede ayrılıkçı eğilimlerin için ortam yaratılmaması planlandı. Yani afyon olarak Rus olmayan uluslara kendi kültürlerini yaşatma hakkını verdiler. Bedeli çok ağır bir kültür yaşatma hakkı..... Rusya Federasyonu'nun Rus olmayan halkları bunu gelecekteki egemenlik fırsatları, özgürlük ve bağımsızlık hakları ile ödeyecekler. Rusya Federasyonu'nun Rus olmayan halkları bunu bir federasyonunun eşit unsurları olarak değil Büyük Rusya'nın birer tabası olmayı kabul ederek ödeyecekler. Bu hak da geçmiş örneklerde olduğu gibi büyük ihtimalle geçici bir süre için tanınan bir hak. Bu da ya yok edilecek ya da her kültürün güzel yanları Büyük Rus kültürü içinde özümsenerek asimile edilmeye çalışılacak. 2002 sayımına göre 147 milyonluk nüfusunun etnik Rus olmayan yaklaşık 31 milyon insanının geleceği hiç de parlak görünmüyor. En totaliter ve ünitarist devlet anlayışına bile taş çıkartacak derecede bir yapıya doğru emin adımlarla ilerleyen Moskova'nın çok yakında ülkenin resmi adından "federasyon" ibaresini çıkartacağı anlaşılıyor. Zira son yapılan Avrupa futbol şampiyonasında olduğu gibi şimdiden birçok uluslararası resmi organizasyona Rusya Federasyonu yerine sadece "Rusya" olarak katılmaya başladılar bile. O güne kadar da dünyayı bu Rus tarzı federalizm yalanı ile uyutmaya, adım adım Ruslaştırdıkları etnikleri de korku ile sindirmeye devam edecekler.

Cem Kumuk
AHPC
Temmuz 2008 Istanbul

Etiketler:
rus tarzı federalizm

YORUMLAR
Yorum yapmak için giriş yapın...

MIZAGE DERGİ YÖNETİCİLERİ KAYSERİ'DE
KARAÇAY-BALKAR KÜLTÜR VE YARDIMLAŞMA DERNEĞİ 13. GENEL KURULU.
AYŞE & HAKAN EKER GELİN ALMA
ÇAĞDAŞ SANATLAR MÜZESİ'NDE MIZIKA DİNLETİSİ
ESKİŞEHİR KUZEY KAFKAS KÜLTÜR VE DAYANIŞMA DERNEĞİ CİHAN ERTOK İLE DEVAM DEDİ
ESKİŞEHİR KUZEY KAFKAS KÜLTÜR VE DAYANIŞMA DERNEĞİ GENEL KURULUNU YAPTI.
KAFKASYA UÇUŞLARI BAŞLADI
ARDA ARGUN'A LEON NİŞANI
ADİGE MİLLİ KIYAFET GÜNÜ KUTLANDI
KAFDAV YAYINCILIK ESKİŞEHİR KİTAP FUARINDA
/ 599>

EN ÇOK OKUNANLAR
Kayıtlı başka haber bulunmamaktadır

ETKİNLİK TAKVİMİ
Bu ay etkinlik bulunmamaktadır

ŞİİR

Warning: mysqli_query(): (HY000/1030): Got error 122 "Internal (unspecified) error in handler" from storage engine Aria in /home/nart/public_html/arsiv.nartajans.net/right.php on line 51

Fatal error: Uncaught Error: Call to undefined function mysql_error() in /home/nart/public_html/arsiv.nartajans.net/right.php:51 Stack trace: #0 /home/nart/public_html/arsiv.nartajans.net/haberler.php(196): require() #1 {main} thrown in /home/nart/public_html/arsiv.nartajans.net/right.php on line 51