NEDEN SUSKUNUZ_
Hep yakınıyoruz kendi kendimize "Türkiye Çerkes diasporası çok pasif!" diye... Gerek siyasi ve gerek toplumsal sorunlarla alakalı olarak tek ses haline gelemeyişimiz, her daim başka başka köşelerde, farklı işlerle uğraşıyor oluşumuz ve toplandığımız vakitlerde dahi mutlaka bir ikiliğe düşerek birbirimizden ayrılışımız ve hatta kopuşumuzun yanı sıra; en büyük sıkıntılarımızdan birisi de "ses çıkarmayışımız" şüphesiz. O kadar ki sürgün etkinliklerinde dahi ağzımızı açıp "Biz katledildik millet!" demedik bugüne kadar, ya da diyemedik belki. Sustuk. Bazen "Ağlamayana meme yok!"un kurbanı olduk, bazense "Bu adamlar zaten bizden, neden anadillerinde okulları olsun ki?"nin... Canımız en çok işte bu suskunluğumuzdan ve bir de "tek" olamayışımızdan yandı şüphesiz. Başkaları "ben doğurdum, devlet baksın!" derken arlanmadan, biz Düzce depreminde gönderilen yardımlara bile elimizi uzatmadık. Elbet terbiyemizin ve bizi eğiten kültürümüzün büyük payı var bu "tevazu"muzda. Peki ya toplumsal sorunlarımızdaki suskunluğumuz? Bunun nedeni nedir?
31-07-2010 - 1346 kez okundu
Hep yakınıyoruz kendi kendimize "Türkiye Çerkes diasporası çok pasif!" diye... Gerek siyasi ve gerek toplumsal sorunlarla alakalı olarak tek ses haline gelemeyişimiz, her daim başka başka köşelerde, farklı işlerle uğraşıyor oluşumuz ve toplandığımız vakitlerde dahi mutlaka bir ikiliğe düşerek birbirimizden ayrılışımız ve hatta kopuşumuzun yanı sıra; en büyük sıkıntılarımızdan birisi de "ses çıkarmayışımız" şüphesiz. O kadar ki sürgün etkinliklerinde dahi ağzımızı açıp "Biz katledildik millet!" demedik bugüne kadar, ya da diyemedik belki. Sustuk. Bazen "Ağlamayana meme yok!"un kurbanı olduk, bazense "Bu adamlar zaten bizden, neden anadillerinde okulları olsun ki?"nin... Canımız en çok işte bu suskunluğumuzdan ve bir de "tek" olamayışımızdan yandı şüphesiz. Başkaları "ben doğurdum, devlet baksın!" derken arlanmadan, biz Düzce depreminde gönderilen yardımlara bile elimizi uzatmadık. Elbet terbiyemizin ve bizi eğiten kültürümüzün büyük payı var bu "tevazu"muzda. Peki ya toplumsal sorunlarımızdaki suskunluğumuz? Bunun nedeni nedir?
İşte bu "ses çıkarmayış"ın nedenlerini düşündüm kendimce ve yazmak istedim; kabataslak ve sadece öneri olarak sunulan birkaç çözüm yoluyla beraber.
Listedeki "bahane" başlıklarının önem sıralaması yoktur, her biri rastgele konumlandırılmıştır.
1. Hayat Gailesi Ve Ekonomik Güç Eksikliği: Mutlaktır ki hayata tutunmak hepimizin temel sorunudur. Bunun ırkı, dili, dini, ülkesi de yok. Dolayısıyla "ekmek parası" denilen mefhumun ardından giden her Çerkesin, yaşadığı hayatın zorluğu oranında kendi öz kimliğinden ve geleneksel yaşam tarzından uzaklaşacağı açıktır. Zira ihtiyaçlar hiyerarşisi gereği de öncelikle asgari yaşam şartlarının gereğine kavuşmak ister her birey. Çerkesler yaşadıkları diaspora ülkelerinde, yaşadıkları yerin hayat şartlarıyla en az yerli halk kadar ki zaman zaman da daha fazla mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Örneğin Yahudiler gibi şanslı bir azınlık olmamışlardır asla. Köyden kente göç ve gittikleri kentlerde önceliklerinin "kültür" değil, "ekmek" ya da "okul" olması Çerkesleri suskunlaştırmış ve içlerine kapatmış; hatta kültürel sorunları unutturarak tek sorunu "ekmek parası" haline getirmiştir zamanla.
Bahsedilen bu sıkıntıyı, yani kültürel gelişimimizin önündeki "hayat gailesi" engelini aşmak için, öncelikle kendi içimizde bir takım ekonomik atılımlar ve projeler gerçekleştirmekle halkımızın refah seviyesini ve buna bağlı olarak da sosyal yapısını, eğitim ve sağlık düzeyini değiştirmeli ve geliştirmeliyiz. Hayata dair endişelerini yenen toplum mutlak surette kültürel etkinliklere daha yakın davranacaktır. Para ve sağlık huzuru, huzur sosyal tatmin isteğini, sosyal tatmin isteği de ister istemez, az ya da çok "kültüre dönüş"ü getirecektir. Yani ihtiyaçlar hiyerarşisinin sıralanmasında asgari yaşam düzeyinin sağlanması işini devlete bırakmak yerine, toplumsal dayanışma ile kendimiz halletmeye çalışmalıyız. Öte yandan toplumsal kurumlarımızın işlerliğini sağlamak ve kolaylaştırmak açısından ve üretilen kültürel projelerin hayata geçmesini sağlamak amacıyla da elimizde maddi olanak bulunması zorunludur. Unutmamalıyız ki elinde ekonomik güç bulunan diaspora, güçlü diasporadır. Kısacası maddiyata önem vermeli ve bu uğurda çaba sarf etmeliyiz; ancak bireysel olarak değil.
2. Asimilasyon: Şiddetli, kasıtlı, sistemli, politik, yanlı ve daimi bir asimilasyon politikası ve bunun neticesinde halkın her tabakasında ve her bireyinde yaşanan güçlü ve geri dönüşsüz bir asimilasyon... 150 yıllık sürgün hayatının, dışarı ile olan (evlilikler öncelikli olmak üzere) her türlü ilişkinin ve ilk cümlede de değinildiği üzere devletin sistemli programlarının neden olduğu bu güçlü kültürel erozyon ve erime, halkı uyuşturmakta malumunuz. Zira halk, karşısındakiler ile kendi arasında hiçbir fark göremediği için, politik ya da sosyal sorunlarını fark edememekte çoğu kez.
Aynılaşan bireyler arasındaki bir takım sorun ve anlaşmazlıkların kökenleri, yine aynılaşan bireylerce "kültürel farklılık ya da etnik benzeşmezlik" olarak algılanmaz. Bireyler aralarındaki bu çatışmayı salt ve sıradan siyasi, maddi ya da tabakasal rekabetten ibaret zannedeceklerdir. Örnekle: Bir Çerkes, içerisinde yaşadığı Türk, Arap ya da İbrani halkları ile arasındaki örneğin "anadilin muhafazası" sorununu, kendisini de Türk, Arap ya da İbrani olarak görüp benimsediği için artık sorun haline getirmeyecek, bu problemin üzerinde durmayacaktır. Ya da içerisinde yaşadığı ülkenin aşırı milliyetçi-ırkçı siyasi partisi ile kendi halkı arasındaki sorunu "salt siyasi bir uyuşmazlık" olarak algılayacak, kendi ırkına duyulan nefreti hissetmeyecek, eritme politikalarını göremeyecektir. Bu bağlamda asimile olan birey, halkının henüz olayları net görebilen diğer fertlerine karşı kin ya da karşıt hisler beslemeye başlayacak ve cepheleşme bu kez asimile bireyin, kendisini asimile edenlerin yanına geçmesiyle devam edecektir. Yani negatif bir yan değiştirme ile...
Asimilasyon, sorunlarımız arasında belki de çözümü en zor olanı. Zira asimilasyonun engellenebilmesi için doğrudan toplumun bilinçlendirilmesi; toplumun bilinçlendirilebilmesi için ise "tepki verir" hale getirilmesi; toplumun tepki verir hale getirilebilmesi içinse yazı içeriğindeki diğer şartların da gerçekleşmesi lazım. Kısacası, aşılması epey zor bir kısır döngü...
3. Dernek Antipatisi: Bugüne kadar derneklerimiz, maalesef cegu yapılan ve okey oynanan yerler olmaktan uzağa gidemediler. Halkı sadece aidat isteyeceklerinde ya da seçimlerde hatırladılar. Siyasete bulaştılar, kültür bekçiliği ve birleştiricilik yerine parti yandaşlığı ve ayrıştırıcılık yaptılar. En büyük sosyal faaliyetleri ekip çıkartmak oldu. Hiçbir zaman sanata, eğitime, kültüre, halkın refahına, ekonomiye hizmet etmediler. Bu nedenle toplumun büyük kesiminde derneklere karşı antipati oluştu. Halkın eğitimli tabakası dernekleri "elle tutulur bir işe yaramamak, misyon sahibi olmamak"la, daha az eğitimli kesimi ise "sadece para isteyeceği zaman kapısını çalması"yla eleştirdi. Derneklerde kontrolsüz ve doğru faaliyetlere yönlendirilmeksizin, kültüre ve bilgiye kanalize edilmeksizin boş zaman geçiren ve bu nedenle de çoğu kez derslerindeki başarısından uzaklaşan gençlerimizin varlığı, ebeveynleri derneklere karşı daha da doldurdu. Daha da kötüsü, derneklerimiz gençlerin "ilk kez içtiği" yerler olmaya başladı zamanla. Dolayısıyla dernekler evimiz olmaktan çıkıp, korkulan ve uzak durulması gerektiği düşünülen "kahvehane"ler olarak anılmaya başlandı.
Bu durumun aşılması hususunda çözüm önerilerim var. Ancak bu, uzun bir yazının konusu olabilecek kadar kapsamlı ve önemli. Bu nedenle şimdilik şu kadarına değiniyorum ki, derneklerimiz "kurtarılmalı"dır. Şu anki yapıları hemen hemen temelden değişmelidir ve kendilerine yeni bir sistem kurmalılardır. Mevcut statükoculuğundan uzaklaşmalı ve özellikle gençlere fırsat vermelidir. En önemlisi de yönetici kadrolar ya "kafa yapısı itibariyle değişmeli", ya da "külliyen değiştirilmeli"dir.
4. Korku: Çerkes köylerinde eğitim alanlar bilirler, anne-babalar çocuklarını okula gönderirken tembihlerlerdi "Aman Çerkesçe konuşma!" diye. Konuşan eşek yükü dayak yerdi zaten. Ya da şehre okumaya giden çocuklarının kulağını sıkı sıkı bükerlerdi "Çerkes olduğunu öğretmenlerine söyleme, fazla sivrilme!" diye... Anadili konuşmanın eskiden beri yasak olduğu bir ülkede yaşayan azınlık toplumunun, sosyokültürel manada bir yerlere gelebilmek ve yazı içeriğinde değinilen "refaha" kavuşabilmek amacıyla katlanması gereken en acı şey de belki anadilinden ve öz benliğinden uzak durmak zorunda olması idi. Yıllar boyunca Çerkesçe kitaplar yakıldı, dernekler basıldı, köylere "Vatandaş Türkçe konuş!" pankartları asıldı... Askere giden Çerkes gençleri ezildi. Bu durum 150 yıl sürdü. Korkutma, sindirme ve susturma. 150 yıl boyunca korkan ve susan bir toplumun bir anda konuşması elbet beklenemez. Bu durumun aşılması için ise halkımıza artık yasaların ve sosyal ortamın eskisi gibi olmadığının öğretilmesi lazım şüphesiz. Örneğin halkın, doğan çocuğuna anadilde isim verebileceğini anlaması gerekli. Ya da televizyonlarda haftada yarım saat de olsa anadil programı yayınlanmakla aslında dilin önünün az da olsa açıldığının... Ya da en azından, Avrupa Birliği'nin "özgürlükçü(!)" elinin artık "etnik kimlikleri baskı altında tutan zihniyetin" ensesinde olduğunun...
5. Etkin Bir Sosyo - Politik Kurum Ya Da Yapılanmanın Olmayışı: Çerkeslerin bu ülkede kültürlerini yaşatabilmek için sahip oldukları sosyal kurumlar dernekler ve vakıflardır. Ancak derneklerin durumuna yukarıda kısmen değinilmiştir. Ek olarak: her ne kadar dernekler hukuku gereği Kafkas Kültür Dernekleri'nin "siyaset yapamayacağı" (ki bizimkiler siyasetin aleni maşasıdırlar ancak bunu "filancaya oy ver" figanı ile değil, statükocu ve kendisi gibi olmayanı dernekten iten tavırları ile sergilerler) açık ise de, derneklerimizin zaman zaman halkımızı ilgilendiren somut vakıalarda sesini yükseltmesi zorunludur. Öte yandan toplumumuz artık politika ile profesyonel manada ilgilenecek kuruluşlara da ihtiyaç duymaktadır. Örneğin Çerkes kültürel varlığını ve buna dair sorunları ve ayrıca Kafkasya'nın siyasi geleceğini ele alan ve yeri geldiğinde Türkiyenin Kafkasya politikasını etkileyebilen bir siyasi parti kurulması artık elzemdir. Zira Kafkasya'da olup biteni uykulu gözlerle seyreden bir diaspora artık işimizi görmemektedir. Ancak "dış ilişkiler" dahilinde değerlendirilmesi hasebiyle bireysel ya da siyasi yapılanmadan uzak tepkilerin bu siyasi sorunlara müdahil olamayacağı açıktır.
6. Tarihi Cehalet: Kuzey Kafkasya sürgünlerinin maalesef büyük çoğunluğu, sistemli asimilasyon politikaları ve zamanın acımasızlığı neticesinde kendi tarihini unutmuştur. Zira kendi tarihini yazabilecek zaman da imkan da fırsat da bulamamıştır halkımız. Tarihini unutan halk, Türk Devleti'nin resmi tarihi ile (objektiflikten uzak, yanlı bir tarih eğitimi ile) baş başa kalmış ve dolayısıyla "Kıpçak Türkü" olmaya da, "Nogaylarla kardeş" olmaya da, "Orta Asya kökenli" olmaya da alışmıştır. Dolayısıyla halkımız, "kendi kanından" gördüğü ya da diğer "okutulmuşluk"ların (örneğin "sürgün değil, göç - kucak açma hikayesinin) neticesinde tamamen benimsediği bir ülkede yabancı görmemektedir kendini. Ve doğal olarak da tıpkı Kuzey Kıbrıs'a okumaya giden bir Türk gibi yaklaşmaktadır olaya: "Ben sürgün edilmedim, kendi isteğimle göçüp geldim ve burası benim vatanım. Bu insanlar bana kucak açtı. Daha ne isterim?" ya da "Ben zaten Türküm. Kimden ve neden hak isteyeyim ki?" Bu cehaletin aşılması da hiç şüphesiz eğitim ile mümkündür. Eğitim görevi ise yine tek kültürel kurumumuza, yani derneklerimize düşmektedir. "İnsanlar derneğe gitmiyorlarsa, dernek insanlara gidecektir." Ya da başkaca kuruluşlar açılacaktır: Örneğin "Çerkes Kültür Enstitüsü" ya da "Çerkes Kültürü Atölyeleri"...
7. Kraldan çok kralcılık: İşte bu genetiktir. Biz Çerkesler, "vefa borcu"nun ödenebildiğine inanmayız. Vefa hissimiz o kadar güçlüdür ki, bize göre herhangi birisinin yaptığı iyiliğin karşılığı koca bir ömür geçse yine ödenemez. Kendi ekmeğimizi kendimiz kazanırız. Çalışırız, didiniriz. Yaşayabilmek için en az herkes kadar mücadele ederiz. Ancak yine de "karşımızdaki insanın (ya da devletin) bize ekmek verdiğine" inanırız körü körüne. Bizde kahvenin hatırı kırk yıl değil, ebedidir. Elbet eğitim sisteminin ve kasıtlı, köleleştirme amaçlı eğitilmenin de etkisi vardır bu hususta. Zira 150 yıl boyunca "ben sana ekmek verdim, mecbursun" ile yetişen bir nesilden bahsediyoruz. Dolayısıyla, yaşadığı ve üzerinde çalışarak ekmeğini kazandığı ülkeye öyle bir bağlanır ki Çerkes, o ülkenin devlet söylemlerine ve jargonuna, devletin korumaya aldığı etnik kimlikten daha fazla sahip çıkmaya başlar.
8. Alışkanlıklar Ve Xabzedeki Duruş: Çerkeslerin bir yukarıda değinilen konuda olduğu gibi bir takım kültürel özellikleri, seslerini çıkarmalarını engeller. Örneğin Çerkesler, sürgün döneminde başkent İstanbul'dan kendilerine gönderilen ufak tefek yardımları dahi, çok muhtaç olmalarına rağmen kabul etmemişlerdir. Bu duruma dair belgeler halen Osmanlı arşivlerinde saklıdır. Ya da Düzce depremi sırasında gönderilen yardımlar, Çerkeslere zorla verilmiştir. Gurur çok güçlüdür. Ayrıca Çerkes Kültürü'nde haksızlığa karşı saygıyı aşan, fevri, ani ve hızlı tepkiler vermek ayıplanır. Dolayısıyla Çerkes Kültürü, sabrı erdem kabul eder. Ancak bu sabır yukarıda değinilen diğer etkenlerle (örneğin korku ve asimilasyon ile) birleştiğinde, ezikliğe varacaktır. Öte yandan Çerkesler kendilerini, yaşadıkları diaspora topraklarında misafir olarak kabul etmişlerdir. Bunun aksini savunanlar olacaksa da Çerkeslerin bugüne kadar içinde bulundukları psikoloji tamamen sürgün psikolojisidir. Örneğin Çerkes köyleri, bulundukları çevrede genellikle çevreyle en az ilişki kuran ve köyler arası çekişmelere asla bulaşmayan köyler olagelmiştir. Aileler için de bu durum geçerlidir. Dolayısıyla Çerkesler, sosyal yapılarının ve geleneklerinin getirdiği bu "aşırı saygı" durumundan dolayı suskundurlar çoğu kez. Zira yine kültürleri gereği misafir gibi davranmaya alışmışlardır ve misafir nezaketiyle yaşarlar. Yeri gelmişken bir örnek daha: Uzunyayla Çerkesleri "Nasıl olsa döneceğiz." Fikri ile doğru düzgün ev dahi yapmamışlar, derme çatma kulübemsi evlerde bugünlere kadar gelmişlerdir. İşte bu halet-i ruhiye içerisinde, "ev sahibine saygı" mantığıyla yaşamıştır diaspora Çerkesleri, bilinçli ya da bilinçsiz...
9. Bilinçli - Rutin - Ülkesel Depolitizasyon Ve Pasifizasyon: Bu durum, Türkiye özelinde ve vatandaş genelindedir. Yani diğer diaspora ülkeleri için değil, Türkiye için geçerlidir ve Türkiye içerisinde de sadece Çerkesler için değil, tüm halk için kabul edilebilir. Özellikle 1970'li yıllar sonrasında etnik kimlikler üzerinde arttırılan baskıların da bu gruba dahil kabul edilmesi mümkündür. Bu depolitizasyon ve pasifizasyonun devletçe, farklı sistem ve yollarla yapıldığı bilinmektedir. Çerkesler üzerindeki etkisinin, yukarıda sayılagelen etkenlerle birleştiğinde daha da güçlü olduğunu kestirmek ise güç değildir. Zaten kökleri ve tarihi itibariyle ekonomi ve politika ile çok da içli dışlı olmayan Çerkes halkı, pasifize olmayan ezelden hazırdır. Bunda Çerkeslerin devlet kültürünün farklılığı ve siyasi literatüre - jargona yabancılığı önemli etkendir. Zira sınırları çizili ve hukuku net bir ülke sahibi olmamıştır Çerkesler asla. Bu nedenle de politik manada pasifize edilmeleri hiç güç değildir.
10. Siyasi - Fikri Bölünmüşlük Ve Siyasi Önder Eksikliği: Siyasi bölünmüşlük her toplumda mevcuttur. Dolayısıyla bunun önümüzde engel teşkil etmesi beklenebilir olsa da, buna müsaade edilmemesi sağlıklı bir toplumda zorunludur. Ancak... İşin içine toplumsal konulardaki fikri bölünmüşlük ile bütünleştirici siyasi önder eksikliği de girince, bahsedilen siyasi farklılıkların toplumu kutuplaşmaya mahkum etmesi kaçınılmazdır. Şöyle ki, eğer halkın her kesimine hitap edebilen ve Çerkes kültürel mücadelesini farklı politik yelpazelerden ayırıp başlı başına bir "siyasi sorun" olarak niteleyebilen ve bu nitelemenin gereklerini yerine getirebilen siyasi önderlerimiz olsa idi, bahsedilen siyasi kutuplaşmalar halkımızı toplumsal sorunlar hususunda farklı eksenlere kaydıramazdı diye düşünüyorum. Burada yapılması gereken ise öncelikle Çerkes kültürel mücadelesini kabullenen ve bunu siyasi arenaya taşıma amacı güden, öte yandan Türkiye'nin Çerkesleri ilgilendiren hususlardaki iç ve dış politikasına müdahil olabilme yetisine sahip, yasal, geniş tabanlı, kapsayıcı ve lider vasfı taşıyan bir siyasi yapılanmaya gidilmesidir. Bu yapılanmanın siyasi kutuplardan uzak durması ve farklı fraksiyonları bünyesinde toplama amacı gütmesi zorunludur. Taban mümkün olduğunca geniş tutulmalı ve birleştirici bir yol izlenerek tüm kitlelerin fikirleri alınmalı, buna göre hareket edilmelidir. Ayrıca toplumun, siyasi profilinden uzak yapısıyla da sevip saygı duyduğu, "thamade" vasfına sahip önderler seçilmeli ve siyaset yoluna çıkılmalıdır "Çerkes Halkı" sıfatıyla. "Sağcı Çerkes", "Solcu Çerkes", "Ortacı Çerkes" değil; "Çerkes" olunmalıdır bu siyasi çatı altında.
11. Mikromilliyetçilik: Çoğu kez kendi iç dinamiklerimizden ve ayrıca anavatandaki siyasi olaylardan, Rus hükümetinin kasıtlı fiillerinden doğan mikromilliyetçilik, Çerkeslerin "tek ses" olabilmesine engeldir. Bu da dolayısıyla pasifizasyonu peşinde getirmektedir. Zira çıkarları birbiriyle çelişen ya da çeliştiğini zanneden - çeliştiği zannettirilen bir avuç insanın hep bir ağızdan "hadi!" diyebilmesi oldukça zor ve zaman zaman da imkansızdır. Burada iş yine bireylere ve kültürel kuruluşlarımıza düşmektedir. Yapılması gereken, Kuzey Kafkasya'da yaşayan ve adı "Çerkes" olarak anılan Adıge, Abhaz, Ubıh, Çeçen ve Oset halklarının hep beraber adım atabilmesini sağlamak ve ortak bir söylem altında toplanan bireylerin öncelikle tek tek bilinçlendirilmesi ile "toplum" bilincine kavuşturulmasına hizmet etmektir.
"Neden suskunuz?" a kendimce yanıt aradım. Biliyorum ki birçok eksiği var yazımın. Ancak "kronik suskunluk hastalığımız, temel sorunlar ve çözüm yolları" hususunda azıcık bir yol açabildiyse ne mutlu.
Adım atabilmek umuduyla...
Ştım Münteha Jan Gülsu
Etiketler:
neden suskunuz_